GENÇ İLTER

NAR YÜZLÜ SEMRA

12.03.2019
504
NAR YÜZLÜ SEMRA
Reklam

Horozlar sedirin üstüne çıkıp gür sesleriyle öterken, ezan okunuyordu. Berideki köylerin birinde elektrik direği devrilmiş, pencerelerden şafağı aydınlatan gaz lambasının huzmeleri düşüyordu dar sokaklara. Anneleri kümeste uykularına devam eden tavukların altından aldığı yumurtaları demliğe yerleştirirken, üvey kız kardeşlerinden biri henüz yürümeye başlamış diğeri kundakta olduğundan evin tüm işlerinde üvey annesine yardım eden Semra da sobayı yakmak için ayakları çıplak, yazın tepedeki güneşin altında kubbe şeklinde kurutulmuş tezekleri kovaya dolduruyordu. Geçen hafta K ve L harflerini yazdığı çizgili defterinden kopardığı sayfa ile sobayı yaktıktan sonra gümbür gümbür yanan sobanın üstüne hafifçe değdirdiği ayaklarını ısıttıktan sonra geçti titremesi. Kahvaltılarını yaptıktan sonra kardeşlerinin okul kıyafetlerini çıkarıp hazırlamıştı. Ne hala, ne teyze, ne de abla diyebiliyor, anne demek dilinin ucuna varamıyordu;

   ‘’Nuriye bugün okula gidebilir miyim?’’ diye sordu abilerinin beyaz yakalı mavi önlüklerine bakıp. Dışarıda uzun durduğundan sobanın karşısında ısınınca kızaran yanakları iyice kızarmıştı. Araya giren hafta sonu tatilinin geçmesini dört gözle beklerken. On altılı seksek oynayacaklardı bugün.  Nar gibi olmuştu yanakları. Babası onu Nar yüzlüm diye çağırırdı. Üç ayda bir, birkaç günlüğüne gelirdi zaten.  Türkiye’den boş gidip Irak’tan mazot getirirdi.

   ‘’Bugün halanlar gelecek ekmek açacağız, git samanlıktan pamuk saplarını çuvala doldur da sacın oraya götür’’ dedi yüzüne bakmadan bulaşıkları yıkamaya devam eden üvey annesi.

 

   Yarıyıl tatili bitmiş, sanki yıllar geçmiş gibi gelen on beş günün ardından arkadaşlarını görebilmenin heyecanıyla uyanmıştı Semra bugün. Beş tane diken gibi ucu olan pamuk kozalarının yara içinde bıraktığı elleriyle yüzünü yıkarken, çamur evlerinin otuz adım ötesinde olan amcalarının evinden yükselen ‘’Nuriye hadi biz çıkıyoruz sizi 2 harar geçeğiz.’’  sesleri ile tüm heyecanı gitmiş yerini içini burkan bir hüzün kaplamıştı. Çalışmaktan şikâyet etmezdi de, okula gitmenin verdiği mutluluğun yerini başka hiçbir şey dolduramazdı.

   Ali ile Ahmet birimiz atı getirecek birimiz bağlayacak diye iş bölümü yaparken, Semra demlikte haşladığı yumurtlar ile dünden kalan yemeği bohçaya sarıyordu. Çakılların arasındaki toprağın yağmurdan dolayı dibe çökmesiyle tarlaya giden yolda çocukların dişlerinin takırdamasının soğuktan mı yoksa zangır zangır titreyen at arabasından mı kaynaklandığını tahmin etmek zordu. Ali ile Ahmet henüz açmamış, isabet ettiğinde mermi gibi acıtan kozalarla savaşırken, Semra da yarım yamalak Türkçesi ile geçen dönem okulda öğrendiği ‘’Çanakkale Türküsü ’nü’’ mırıldanıyordu üvey annesinin az önünde pamuklara eğilmiş ilerlerken. Geride kalmayı tercih etmiyordu; o zaman sallanmaması için kimse azarlamıyordu onu.

   Bulutlar ufukta kızıla boyamıştı göğü. Ali burnunu çekip, üşüdüğünü hissettiği kulaklarını ovarken, Harran Ovası’nın sınırları olan dağların ardında batmakta olan güneşe baktı.

   ‘’Haydi, çuvalını dolduran paydoooos!’’ dedi.

   Üvey annesi pilavın suyunu eklerken, Semra salatayı hazırlıyordu.

   ‘’İnekler mi yiyecek o salatalıkları’’ diye azarlandı salatalıkları büyükçe doğrayan Semra.

   Gümbür gümbür yanan sobanın etrafında lapa pilava daldırılan kaşıkların sesini, kulakları sağır eden bir korna sesi bastırdı. Bir anda çoluk çocuk ayakları kalçalarına değercesine hızla dışarı fırladı.

   ‘’Babaaa, babam geldiii, babam geldiiiii.’’ diye bağırıştılar. Yine Semra’nın en çok sevdiği İran bisküvisinden getirmişti babası; hurmayı pek sevmezdi Semra. Nar yüzlüm diye çağırdığı Semra’sını kucağına alıp sarıldı babası. Sobada ısıttığı mandalinayı her kış yaptığı gibi soyup yarısını verdi babası Semra’sına.

    Bakır tencereye doldurduğu suyu döktü küçücük gözlerinde kocaman görünen tankerin ardından.

   ‘’Güle güle baba, yolun açık olsun’’ diye geçirdi içinden, bağırsa da duymayacağını biliyordu. Hep hasret geçti zaten annesine hasret, babasına hasret.

   Okul varken günlerin nasıl geçtiğini bilmezdi Semra.  Dört buçuk ay geçmişti beşinci sınıfın ikinci dönemi bitmişti. Köydeki tek sınıfı ve tek öğretmeni olan okul sadece beşinci sınıfa kadardı. Civarda sadece üç köy uzaklıkta olan kasabada ortaokul vardı. Semra on bir yaşına gelmişti. Okula erken başlaması için bir yaş büyük gösterilirdi çocuklar.

   ‘’Artık büyüdün büyük kız oldun, geçen yaz almıştım bunları’’ dedi nenesi. Gök mavisi başörtülerini ve uzun kumaş elbisesini hediye etti Semra’ya. Aynı boyda idiler nenesi ile. Artık okula devam edemeyeceğini biliyordu bu elbiselerle.

   Artık çamurdan evler yapamıyordu; seksek oynayamıyor, akranları ile saklambaç oynayamıyordu. Komşulara gidip gelmekten başka, taziye ve düğünlere ailesi icabet ediyorsa gidebiliyordu.

   On dört yaşına gelmişti Semra. Komşularda, misafirlikte ‘Kimlerin kızı bu, hııı’ , ‘kocaman kız olmuş’ diye fısıldaştıklarını duyabiliyordu. Çok geçmedi zaten. Nenesi geldi bir akşam yemeğe.  ‘’ Kızım artık büyüdün, kocaman kız oldun, nasip tepilmez bak kısmetin kapanır evde kalırsın sonra geleni reddedersen, biz de öyle evlendik, el alem …’’

   Gözyaşlarını silmeye çalıştı, düşünmeye çalıştı, bir şey diyecek oldu, yutkundu.

   Ne desin Semra?

   Nar yüzlü Semra…

 

 

 

   Ne acıdır ki, ülkemiz genelinde, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi başta olmak üzere her yıl on binlerce kız çocuğu “ toplum baskısı, aile zoruyla veya nadiren de olsa töre ile” rızaları olmadan, belki de ses çıkaramadıklarından zorla evlendirilmektedir. Zaten çocuk yaşta olan kızların , yaşıtlarının yaşadığı deneyimlerden, aldıkları eğitimden, sosyal hayattan mahrum kalmayı kendi istekleri ile seçmeleri düşünülemez.

   TÜİK verilerine göre Türkiye’deki çocuk gelin sayısı 181 bini aşmış durumdadır. Kayıt altına alınamayan, 15 yaşın altında olup resmi olarak evliliğe başvuramayan kız çocuğu sayısı da azımsanmayacak bir düzeydedir.

   Maalesef henüz kanunlarda erken yaşta evliliklerle ilgili bir düzenleme olmadığı için, uygulamada erken yaşta evlilikler de cinsel istismar kapsamında değerlendirilmektedir. Türkiye’de 16 yaşını doldurmadan beraberlik yaşamaya başlayan, bir- birden çok çocuk sahibi olan ve 8-10 yıl gibi uzun bir süre evlilikleri devam ederken; erkek eş TCK uyarınca 8 yıldan başlayan özgürlüğü kısıtlayıcı cezaya mahkum edilmektedir. Kanunların bu konudaki yetersizliği çok ciddi mağduriyetlere ve çok daha kötü sonuçlara yol açmaktadır.

   Kız çocuklarının, toprağından koparılmış bir çiçek gibi henüz çocukluğunu doğru düzgün yaşayamadan; özgürlüğünden, eğitiminden, hayallerinden mahrum bırakılması, evlendirilmesi büyük bir insanlık suçudur. Nitekim henüz ilgili bir kanun bile olmadığı ülkemizde, bu konu başlı başına ele alınmalı, düzenleyici maddeler oluşturulmalı ve bu suçun ciddi düzeyde baş gösterdiği bölgeler başta olmak üzere toplumu bilinçlendirici çalışmalar yürütülmeli, ilgili kurum ve kuruluşlar desteklenmelidir.

   Dünya üzerinde 150’yi aşkın ülkede faaliyet gösteren Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), 1971 yılından bugüne Türkiye’de çocuk yaşta evliliğe karşı farkındalık çalışmalarıyla birlikte; üreme sağlığı, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması , kalkınmayla ilgili verilerin toplanması-kullanımı ve yaygınlaştırılması ile insani yardım konularında çalışmalar yapmaktadır. Her gebeliğin istenilen gebelik olduğu, her doğumun güvenli gerçekleştirildiği ve her gencin içindeki potansiyeli ortaya çıkarabildiği bir dünya için çalışan Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na teşekkürlerimle birlikte, tüm dünyada kız ve erkek çocuklarının, çocukluklarını özgürce yaşayabilmeleri, eğitim sağlık ve sosyal haklarından yoksun bırakılmamaları dileklerimle…

                                                                                                Mehmet Uğur AYKAÇ

Reklam
BİR YORUM YAZIN

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

GENÇ İLTER © Tüm Hakları Saklıdır. - 2021
Tüm haklarımız tarafımızca korunmaktadır. Bu siteden hiçbir yazı veya makale izinsiz kopyalanamaz çoğaltılamaz.